09 Kasım 2009 Pazartesi

Şoför Nebahat


Eminönü - Nişantaşı hattında çalışır.

Kullandığı dolmuşun arka camında "şoförüm dedim, vermedim" yazar.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Londra Havaalanları

Son 6 ayda Londra'daki 4 havaalanını da en az bir kere kullanmış biri olan leyleği havada görmüş yazarınızdan ulaşım ipuçları:

Heathrow: THY uçuyor. En büyük, en kaotik, pek de sevimsiz Londra havalimanı. Sevimsiz kısmı yalnız benim görüşüm değil, geçenlerde frequent flyer'lar tarafından en hoşlanılmayan alan da seçildi. Uçağınız iniş sırası gelene kadar Greenwich Londra arası tur atıyor, inince körük sırası bekliyorsunuz, pasaport kontrolüne gitmek ayrı mesele. Mümkünse gitmeyin diyeceğim ama merkeze en yakın havaalanı. Direkt metro ulaşımı var. Aceleniz yoksa Piccadilly hattı yaklaşık 1 saatte şehir merkezine ulaştırıyor. Sarsıcı ama ucuz yolculuk. Tek yön underground bileti 4 sterlin, oyster'ınız (anglikan akbil) varsa 2.20'ye düşüyor.
Burjuvazi alternatifi Heathrow Express. 15dk'da Paddington istasyonuna varabiliyorsunuz, ücret 16.5 sterlin. 80dk süren otobüs alternatifini metrodan pahalı ve bitmez olduğundan düşünmüyoruz bile.

Gatwick: easyjet Sabiha Gökçen - Gatwick arası uçuyor. Sevimsiz bir yer ama ulaşımı kolay, bu yüzden seviyoruz. Tren en idael alternatif, ama buradaki tüyo her taraftaki reklamlara kanıp Gatwick Express'e atlamamak. 30dk'lık yolculuğa 16.90 sterlin yerine Southern ile 35dk yol gidin, size 10.90 streline malolsun (tüm biletleri havaalanındaki istasyondan aldığınızı varsayıyoruz, online kampanyalarda daha iyisi vardır). Her durumda varış yeri merkezde Victoria tren istasyonu. Otobüs alternatifi güzel değil. easybus ve national express var ama erken almazsanız 8 pound ve ~80dk.

Luton: easyjet'ten devam edelim. Aslında Londra'nın değil Luton kentinin havaalanı burası, ama Londra'ya uzak değil ve easyjet S.Gökçen'den uçuyor. Uçağa elinizde valiziniz binebileceğiniz şirinlikte bir yer ama ulaşım Gatwick'ten daha uzun sürüyor. Çünkü tren istasyonundan havaalanına bir shuttle bus'a binmek de gerekiyor. +10dk demek bu da. East Midlands ve First Capital Connect trenleri var. 11.90 pound'a 30dk'da St. Pancras istasyonundasınız (evet, havaalanı çok olduğu gibi tren istasyonu da gani bu kentte). Otobüs için Greenline/easybus ortak ve National Express alternatifleri 8 pound civarı ve 80-85dk. Tren iyidir yani (bir tek easybus biletini çook erken alırsanız 3-4 pound'a falan denk düşüyor, ama bunlar ekstrem örnekler).


Stansted: İstanbul'dan THY ve Pegasus (ilki Atatürk, ikincisi S.Gökçen) uçuyor buraya. Bu kez önerim otobüs, çünkü Stansted Express -tren- tek yön tam 18 sterlin! Üstelik Liverpool Street'e (evet, yine başka bir istasyon) ort. 45dk'da gidiyor. Aynı istasyona giden/önünden kalkan Terravision otobüsleri ise yarı fiyatına (bravo, 9 sterlin) 60dk'da ulaştırıyor bizleri. Victoria İstasyonu'ndan kalkan/varan easybus veya National Express'i ise tercih etmiyoruz. Fiyat benzer ama yol 85dk'ya çıkıyor, olmaz olsun.


Bir de London City airport var, iş uçuşları için genellikle. Türkiye'den tarifeli sefer yok. Onu da görmeyelim, eksik kalsın zaten.

03 Ekim 2009 Cumartesi

Külkedisi

… Peri sayesinde en büyük dileğim gerçek olmuş, Prens’in eş seçeceği büyük baloya gidebilmiştim. Üstelik kıyafetlerim, özellikle de ayakkabılarım çok güzeldi. Aklını başından alacaktım Prens’in, önce Prenses, sonra Kraliçe olacaktım, çatlasındı o kurbağa kılıklı üvey kızkardeşlerim.

Balo salonundan içeri girdiğimde danslar başlamıştı. Gözlerim Prens’i aradı hemen, kolayca da buldu. En yakınındaki kızla birkaç dakika dans edip bir sonrakine geçiyordu. Sabırla sıranın bana gelmesini bekledim, mutluluk Külkedisi parmaklarımın ucundaydı.

Derken Prens elimi tuttu, hayatımın dansı başladı. Ayaklarım yerden kesilmişti, her şey harika gidiyordu, ta ki dallama Prens tuttuğu elimi aniden bırakıp bir sonraki kıza geçene dek.

Başımdan aşağı tencereler dolusu kaynar su döküldü, ardından buz gibi havuzlara, sonra cehennemi alevlere düştüm. Yere yığılmak üzereyken son bir güçle kendime geldim, hayatımın fırsatıydı bu, kolay pes etmeyecektim.

Hışımla çıktım balo salonundan; merdivenlerde de cam ayakkabımın tekini bırakmayı ihmal etmedim. Bir süre çalıların ardına saklanıp bekledim, umudum arkamdan fırlayan Prens’in ayakkabıyı bulmasıydı. Gelmedi ki salak! Oysa yerden alıp kalbine götürse, içine yapıştırdığım etiketten beni bulsa, yanımda o ayakkabıdan şampanya içip bana ilan-ı aşk etseydi (evet, alaturka bir yanım var).

Saat geceyarısı olmak üzereydi, zamanım doluyordu, bir şeyler yapmalıydım… derken kilise çanları 12’yi vurdu. Şoförüm bir fare, arabamsa iri bir balkabağıydı artık. İş başa düşmüştü. Balkabağını koltuğumun altına aldım, sessizce saray mutfağına daldım.

Balo biterken salona tekrar girip ikram ettiğim kabak tatlısını yiyen Prens’in gözleri yerinden fırlayacaktı adeta. Bayılmıştı tadına, yarım tepsiyi tek başına yedi, şerbetli eliyle tuttuğu elimi zarifçe öperken gözleri gözlerime aşkla bakıyordu. Rahmetli annem “erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” derdi, ah canım anneciğim!

Evlendik, çok mutluyuz. Yakında kraliçe oluyorum. İlk işim şekerpare, sütlü nuriye vb. yapmayı bilen tüm genç kızları boğdurmak olacak. Hayat güzel.

25 Eylül 2009 Cuma

Dev Prenses ve Yedi Normaller

Sevgili günlük,

Hayatımda karşılaştığım en tuhaf olay bugün başıma geldi. Kira eşek kadar olduğu için 6 arkadaşımla paylaşmak zorunda kaldığım öğrenci evimize dev bir kadın geldi.

Söylediğine göre prensesmiş ve adı Pamuk'muş. Kötü kalpli üvey annesi yüzünden evden kaçmak zorunda kalmış falan. Bana yazıyor gibi geldi açıkçası; bence yarım akıllı bir sırık. Hırvat kökenli olduğundan şüpheleniyorum, boyu anormal. Oysa kendisinin görünümü normalmiş gibi bize cüce diyor. Salak! Elazığlıyız biz, boy ortalamamız da 1.65m ki bizim topraklarda normaldir bu. kendisine baksın deve.

Bizim öğrenci evindeki son kullanma tarihi geçmiş yoğurdu yediğinden beri horluyor yan odada. Kimbilir ne zaman uyanacak, uyutmuyor da beni, of ya. Uyumadan "sinirli" dedi bir de bana. Kendisi yüzünden sinire kestim, hayret bir şey!

Neyse, calculus çalışmam lazım, hoşçakal günlük.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Eternal Moonwalk

MJ tribute sitelerinin gördüğüm en güzellerinden, herkes ev yapımı moonwalk'lar ile karşımızda.
Kilitlenip dakikalarca izledim ben.


http://www.eternalmoonwalk.com/

21 Mayıs 2009 Perşembe

UEFA Kupası Kedisi

20 Mayıs 2009 gecesi son UEFA Kupası finali Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda oynandı. Ukrayna'dan Shaktar (madenci demekmiş Ukrayna dilinde) Donetsk Alman Werder Bremen'i 2-1 yenerek kupayı aldı.

Asıl güzellikse Fenerbahçe Stadı'na sızan kediydi. Koşturarak gidişe bakın!
Fotograflar
guardian web sitesinden.


12 Mayıs 2009 Salı

Kırkpınar Hakkında Bilinmeyen Gerçekler

Kırkpınar yağlı güreşleri hakkındaki gizli kalmış, az bilinen gerçekleri topluma aktarmak Edirneli olan yazarınız için adeta bir borç. O halde başlayalım!

- Güreşleri 26 yıl üstüste kazanarak akıllara ziyan bir rekor kıran Kel Aliço aslında kel değildi, daha korkutucu görünmek için saçsız bir peruk takıyordu. Eski kaynaklarda Kıvırcık Aliço olarak bahsedilmesi bundandır.

- Edirne eski zamanlarda ney üstadlarının diyarıydı. İlk günlerde er meydanında davul-zurna yerine ney çalınırdı. Yazık ki güreşirken huzurdan uykuya dalan pehlivanların artmasıyla çayırlara ney sokulması yasaklandı, uzak diyarlardan zurnacılar getirildi. Neyzenlerse Edirne'den kısa sürede silindiler.

- Yağlı güreşlerde eskiden tereyağı kullanılırdı. 1900'lere gelindiğinde doymuş yağ oranı yüksek, sağlığa zararlı diye sıvı yağa geçildi. Yarım yağlı güreş önerisini ortaya atan Hilmi Ağa ise elenselerle feci şekilde darp edildi.

- Güreşirken giyilen kıspet bermuda şortun atası olsa da, 1990'daki turnuvaya hawaii desenli kıspetiyle gelen Uzunköprülü Kurtboğan Bilal pehlivan dışlanınca bir yıl kadar depresyona girdi. Kendisi şimdi iyi, fakat Kırkpınar yerine sumo güreşiyle ilgileniyor.

- Çıplak ete dokunamayan pehlivanlar için eldivenle güreşme seçeneği var, ama parmakları kesik eldivene hoş bakılmıyor.

Bu seneki Kırkpınar Güreşleri 648. kez yapılacak. Ölmeden önce bir kez izlemeli.

07 Mayıs 2009 Perşembe

Finis Mundi

Rüyasında atını Bizans küffarına sürüyor, sol eliyle kavradığı sancağı düşman atlarını korkutmak için kullanırken sağ elindeki keskin kılıcı savurmak için sabırsızlanıyordu. Bir grubun ortasına yalın kılıç dalmıştı ki...

Sarsıntıyla gözlerini açtı, sersemlemiş bir şekilde etrafına bakındı. Yerin yedi kat altında, yarı karanlıkta, tanımadığı tuhaf kıyafetli bir insan yığınıyla yapış yapış bir sıcakta dikiliyordu. Kendine gelemedi önce, sonra düşmemek için toparlandı. Gerçi bu kalabalıkta düşmek kolay değildi hiç. Etrafını çevreleyen insanlar zaten çok kıt olan ışığı daha da azaltıyordu.

Bir anda anladı başına gelenleri, ama aynı anda inanmak istemedi, kabullenemedi bu yeni durumu. Cehennemdeydi, ama burayı hak etmemişti ki! Kötü ne yaptığını düşünmeye başladı hızla. Tamam, çok adam öldürmüştü ama inançsız düşmanlardı onlar. Savaşta öldürmese ölen o olmayacak mıydı? Oysa en zor durumlarda bile kaçmamak değil miydi yiğit, doğru ve onurlu olan? Ele geçirdikleri kasabalarda yağmaya da katılmıştı ama padişahın fermanı buna izin veriyordu. Padişah buyurduktan sonra günah olabilir miydi? Hem bugüne dek ne bir kadının, ne de çocuğun canını almıştı.

Kibir yüzünden miydi yoksa? Savaş alanında yemek sonrası sohbetlerde yaşlı yeniçeriler genç neferlere onun kahramanlıklarını anlattıklarında, korkusuzluğundan dem vurulduğunda keyiflenir, koltukları kabarır, hadi itiraf etmeli ki arada böbürlenirdi. Ama çok iyilikleri de vardı, karşılığı bu muydu? Buram buram terliyordu.

Kalabalık aniden hareketlendi. İnsanları yararak ilerleyen bir şey ona doğru geliyordu, zebaniydi galiba! Hayatında belki ilk kez panikledi. O şey gitgide yaklaşıyordu... Tam bu sırada ortalık aniden aydınlandı. "Sonraki istasyon: Levent" anonsu duyuldu. Yaklaşanı da o anda tanıdı, Şener Üşümezsoy'du, ona değil metro vagonunun kapısına doğru ilerliyordu.

Gerçek omuzlarına beton bir kalıbın olanca ağırlığıyla düştü. İşe gidiyordu. Sol bacağına yaslanan yaşlı adamı itekledi, çantası omzunda kapıya ilerlerken dudaklarından "lanet olsun böyle reenkarnasyona" sözleri döküldü.

06 Mayıs 2009 Çarşamba

Dağılsanıza Arkadaşım!


10 Mart 2009 Salı

Felaket Tellağı

- göbek taşı boş mu?
- boş. yalnız böbrek taşı var sende, belli. ölürsün ondan sen.




- sırtımı bi keseleyiver be usta
- kese?! kıtır kıtır kesecekler bizi. parçalarımızı kesekağıdına koyacaklar. keseli hayvanlar zıplayacak üzerimizde.
- ama?
- hepimiz öleceeeeeeeeeeeezzzzzzzz!!

27 Şubat 2009 Cuma

Samba Okulu

Birkaç gün önce haberlerde rastladım, Rio Karnavalı da global krizden etkilenmiş. Hem katılım düşükmüş, hem de samba okulları kıyafetlere, gösterilere daha az harcama yapmış.
Samba okulu... Bakın bu ilginç bir konsept. Nasıl ki acaba? Burası gibi düşünelim.

Özgeçmiş:
2000-2001: "Coritiba Samba Meslek Lisesi"
2001-2003: "Rodrigo Tello Anadolu Samba Lisesi" (OKS ile)
2003-2006: "Sao Paolo Ünv. Samba Meslek Yüksek Okulu" (dev kafalı ejder üstünden sarkarak dans dersinden kalınca 1 sene uzadı)

29 Ocak 2009 Perşembe

Tylol Hot

Taşınma melankolisi geriye atıldı. Mecburen.

Tylol Hot'a dönelim. Mucize ilaç diye bellemiştik adını. Yurdum kahvelerinde bile satılıyor bir süredir, ıhlamur yerine içebiliyorsunuz.

Meğer tarhana ile aynı metodla yapılıyormuş bu meret. Limon, greyfurt, tebeşir, post-it (renk verici madde), yumurta, turp, lületaşı, kimyon ve su karıştırılıyor, hamur haline getirildikten sonra fabrika çatısında büyük çarşaflara serilip güneşte kurutuluyormuş. Karışım iki hafta kadar bekletildikten sonra da toz haline getiriliyor, paketlenip satışa hazır oluyormuş.

Ya da yalancının tekiyim ben.

22 Ocak 2009 Perşembe

Taşınma

İç sıkıntısı, hüzün ve özlem, şimdiden... Neredeyse 6 yıldır çalıştığım İstiklal Caddesi'nden taşınıyorum.
İşyeri olarak uzak topraklara, Maltepe'ye göç ediyoruz.
Artık ne zaman sıkılsam kafamı çevirip baktığım Galatasaray Meydanı yerine E5 olacak manzaram. Sabahın bir saatinde oturduğum yerden son İstiklal fotografı. Eşyaları sabırsızlıkla bekleyen koli. Koliyi görmemezlikten gelen ben. Boğazımda bir düğüm.

Avunma çalışmaları. Artık daha az trafik. Daha fazla sabah uykusu. Daha fazla E5. Daha az deniz, vapur, tünel. Daha az martı.

Kattakilerden birinin söylediği gibi, Elveda Rumeli. Elveda Kahveci Mustafa Abi. Elveda akşam buluşulacak arkadaşlara "siz Gassaray'a gelin, el sallayın, ben inerim" deme terbiyesizliği. Elveda Galata Kuledibi çayları. Elveda zor iş gününden sonra, davul gibi kafayla İstiklal'e karışmak, unutmak.

Hüzün ki en çok yakışandır bize.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Lütfen Ciddi Olanlar Arasın


İngiltere kralı IV. Edward'ın saray soytarısı aradığı ilandaki uyarı cümlesi.
Kral 6 ay sonra sıkıntıdan ölmüştür.

honour knowledge - canı sıkılan adam

04 Ocak 2009 Pazar

Nil Timsahı ve Üzgün Balığı

Konuya direkt gireyim, var bunlar.

İsim Şehir oynarken "n" ve "ü" harflerinin yegane hayvanlarıydı bu ikili. Yeni bir kadroyla oynanıyorsa illa tartışma çıkardı. Nil timsahı diyen bunu bir şekilde kabul ettirmeyi başarırsa da bir sonraki oyunda artık herkes yazardı bu gizemli hayvanı.

Wikipedia olsun, hayvan ansiklopedisi olsun anlatıyor nil timsahlarını. Crocodylus niloticus diye biliniyorlarmış hayvanlar aleminde, ki bu da nil timsahı/namibya şebeği/nepal sırtlanı kadar uydurma geliyor kulağa, olsun. Afrika kıtasının en büyük timsahları bunlarmış. Erkekler dişileri burnundan su fışkırtarak etkilemeye çalışıyorlarmış, aynı taktiğe ilkokul döneminde ben de başvurmuştum.

Hayvan ansiklopedisi üzgün balığını da anlatmış. Nil timsahı neyse de, buna çocukluğum boyunca inanmamıştım. Hala da şüpheleniyorum, bu hayvanı hep yazan kuzenim mi web'e girdi yazdı ansiklopediyi diye. Wikipedi'de sad veya sorrowful fish yok çünkü :)

Trivia of the Day: Burnundan su fışkırtan çocuğun İsim şehir oynarken "ç" harfi hayvanında bir kez çerkez tavuğunu kabul ettirmeyi başardığını biliyor muydunuz?

31 Aralık 2008 Çarşamba

Mutluluk, Yeni Yıl, ya da Ufkumda Batan Güneş / Bu Sabah Doğacak Mı?


Mutluluk yeşil çayırlarda masumca otlayan kuzunun üzerine hööaaarggghh çığlığıyla atılıp onu fütursuzca korkutmak, sonra da "şaka be şaka" diye umarsızca sevmek, mıncırmaktır.

En mutlusundan bir yeni yıl olsun.

30 Aralık 2008 Salı

Bacı Komünist


40 günlüğüne Havana'ya giden Işıl'ın Küba izlenimleri. Heyecanla takip ediyoruz.


27 Kasım 2008 Perşembe

Camoranesi'ye Ayıp Ettiler


19 Kasım Çarşamba futbol milli takımlarının hazırlık maçları günüydü. Biz Avusturya'yı 4-2 yenerken İtalya da Yunanistan'la Atina'da, Karaiskakis stadında oynuyordu. Galatasaray'ın top yakalayıcısı De Sanctis oynuyor diye bizim medyanın dikkatini çeken maçta Juventus orta sahasının yılmaz savaşçısı Arjantin asıllı Mauro Camoranesi de 7 numaralı formasıyla ilk 11'deydi yine.

Buraya kadar herşey güzel, peki yandaki kadro fotografında Camoranesi'ye yapılan şerefsizliğe ne demeli! Diğer kısa boylular öne diz çökmüşten Mauro arka sırada Luca Toni ve diğer devlerin yanında bırakılmış, pigme kalmış. Bu yer cücesi duruşu da cümle alem medyada yayınlandı.

Kavgada yapılmaz bu.

07 Kasım 2008 Cuma

Kuyrukluyıldız

Bu yanıltıcı bir terim aslında. Güneşten uzaklaşırken gaz ve tozdan oluşan kuyruk önden gidiyor. Ayrıca nadiren birden fazla kuyruğu olan kuyrukluyıldızlar da varmış.

Meteor yağmurları çoğunlukla dünya bir kuyrukluyıldız yörüngesinden geçerken kuyrukluyıldızdan arta kalmış kalıntılar nedeniyle oluşuyor. Biz "aa, yıldız kaydı" diye dilek tutarken bu artıkları seyrediyoruz aslında. Zaten anında dilek bulamayıp "bir daha yıldız kaysın" dileyen benim gibilere bu bile fazla, o ayrı.

Kuyrukluyıldızlarla insanoğlu ilişkisi eski; Gılgamış Destanı gökten düşen yıldızlardan bahsediyor. En celebrity olan Halley Çinliler tarafından MÖ 240'larda kayıt altına alınmış. O zamanlarda kuyrukluyıldızın görünmesi felaket haberi olarak algılanırmış. 1811'deki büyük kuyrukluyıldız (C/1811 F1 diyerek arkadaşlarınıza hava atabilirsiniz) Napoleon'un işgalini habercisi kabul edilmiş, bir tek alemci Portolular en iyi şarap rekoltelerinden birinin o yıla ait olduğunu not düşmüşler.

Fotograf 1995'te keşfedilip 1997'den itibaren 18 ay boyunca çıplak gözle takip edilebilmiş rekortmen Hale-Bopp'a ait. Bu kuyrukluyıldızla gelen bir uzay gemisinin ruhlarını kurtarılmış diyara götüreceği inancıyla topluca intihar eden 38 kişilik Heaven's Gate tarikatı ise başka bir yazı konusu.

10 Ekim 2008 Cuma

Trenle Selanik

Gitmediğiniz ülkeleri, şehirleri keşfe çıkmayı seviyorsanız, hele bir de köklerinizde benim gibi Batı Trakya bağlantısı varsa Selanik ideal bir ziyaret noktası. Yakın bir kere. 29 km mesafede doğduğum sınırın diğer tarafını görmek, bunu da uçağa gerek duymadan, daha ucuza yapmak da var. O halde gitmek lazımdı, gittik tam 1 yıl önce.

Tren ve otobüs alternatifleri var, yaklaşık aynı sürüyor gibi görünüyordu. Ama hem trenle yolculuğun cazibesi, hem de koltukları yatağa dönen iki kişilik kompartımanlarıyla Dostluk (Filia) Ekspresi çok daha cazip geldi. Biletlerle ilgili bilgi tcdd web sitesinde var. Tren akşam 8'de Sirkeci'den yola çıkıyor ve sabah 8 civarlarında Selanik'te olması bekleniyor. Gerçi bindikten sonra hoşsohbet bir kondüktör o saatte hiç varmadıklarını anlattı da bizi rahatlattı!

Önce güzel kısımlar. Kompartımanda lavabo ve mini bir buzdolabı var. Odadan çıkmadan yüz yıkamak veya benim gibi buzdolabını görünce tren hareket etmeden koşup bira stoklamak nefis. İkili koltuk çekince ranzanın alt katına, üst bölümdeki katlı kısım üst kata dönüşüyor. Görevlilerden biri de ilerleyen saatlerde eski ama temiz yastık kılıfı ve çarşaf dağıtıyor. Kötü haber: Ne tren ne de raylar İspanyol Renfe veya Thalys ortamıyla alakalı. Feci ses yapıyor, merkezi klima kafasına göre çalışıyor ve boyunuz 1.80m üzeriyse ranza size kısa gelecek. Üstelik biz Selanik'e ertesi gün 12'den sonra varabildik!

Bizimki ekstrem bir durumdu, gümrüğün Türk tarafında sorun çıktı, trende belirtilen yolcu sayısıyla pasaport sayısı tutmamış, ama yine de kahvaltıyı Selanik'te yapacağınıza emin olmayın ve yanınıza birşeyler alın. Trende yemek vagonu yok, dolaşan seyyar büfeyse zayıf.

Otobüsle gittiğinizde siz inip pasaportlarla vize kontrol kuyruğuna giriyormuşsunuz. Trende ise görevliler her kompartımana girip pasaportları topluyor, işliyor ve sonra aynı şekilde geri dağıtıyor. Sınırı geçip 20dk gittikten sonra farklı üniformalı fakat aynı tipli adamlar aynı işlemleri tekrar yapıyor. Yol 12 saat belki ama en az birer saatlik beklemelere hazır olmak gerek. Bir de tren dururken tuvalete gitmeyin, aman :)

26 Eylül 2008 Cuma

Salvador Dali Sergisi - Tatlıses Konseri


İstanbul'da Bir Sürrealist - Salvador Dali Sergisi'nin açılışı şerefine İbrahim Tatlıses Sabancı Müzesi bahçesinde mini bir konser verecekmiş.
Açılış türküsü: Yetiş Ya Picasso, Yetiş Ya Dali...

01 Şubat 2008 Cuma

Sahte Mısır Tanrıları


4000 yıl öncesine, Eski Mısır'a gidiyoruz. Yüzlerce yıl önce ölmüş ve tanrılaşmış firavun Teti'ye hizmet etmekle görevli Ihy ve Hetep adlarında iki rahip öykünün kahramanları.

Rahipler, Teti'ye tapanların mezara getirdikleri hediyeleri çaldılar. Bunda tuhaf bir şey yok diye düşünebilirsiniz. Tek tuhaflık amaçlarındaydı: Kendilerini Tanrı yapmak istemişler.

Resmi Mısır dinine göre firavunlar ölüp kraliyet mezarlarına gömüldüklerinde onları ziyarete gelen kutsal ruhlar tarafından Tanrı'ya dönüştürülüyordu. Bu duruma yalnızca iki istisna var, Firavun Akhenaton ve Kraliçe Hatşepsut, fakat bu ayrı bir hikaye konusu.

İki rahip hediyeleri takas ederek Teti'nin piramidi içinde gizlice kendi mezarlarını inşa etmeye başladılar, mezarlarına koyulacak "kraliyet metinlerini" yazdırdılar. Yardımcıları bütün hikayeden haberdardı elbette. Rahipler onları öldürtecek kadar akıllıydı belki ama bunu yapamazlardı, o zaman cenaze törenlerini kim düzenlerdi? Şanslarını denediler ama Tanrı adayları ölümlerinden sonra kendi kazdıkları kuyuya düştüler; mezarları efendileri ölür ölmez yardımcıları tarafından yağmalandı.

Bu ve birçok nefis öykü, Daily Telegraph yazarı Adrian Berry'nin Sonsuzluğun Kıyıları kitabından. Okuyun, okutun.

27 Ocak 2008 Pazar

Teslim ol çağrısına ateşle karşılık vermek

Tipik terörist hamlesi gibi görünse de içide farklılıklar barındırır...

- [megafon] etrafınız sarıldı, teslim olun!
- tamam, kabul. hatta buyrun, benim zippo'yu da alın
- yuh ama, daha ilk seferde amma taviz verdin güvenlik güçlerine.

21 Ocak 2008 Pazartesi

Tuvalet tabelaları


Bir mekanın tasarımında yaratıcılığa ne kadar önem verildiğinin basit ama etkili bir göstergesi, tuvalet tabelaları!

Her yerde bulunan 3 boyutlu Cin Ali figürleri veya ♀ / ♂ işaretleri midir geldiğiniz nokta? Pipo / topuklu ayakkabı, profilden kadın / erkek kafası veya lazımlık üstü çocuk resimleri şehirlerarası yol mola yerlerine ait olarak yaşasın ama ya ötesi?

Bir adım ileride oyun kağıtlarından papaz / kız resmi görülebilir, ki en azından Gloria Jeans'in kadına benzeyen adam / kadın ikileminden iyidir. Ama işte yanda görüldüğü gibi uzakdoğulular yapacaklarını yapmışlar yine.

İstanbul'dan güzel mekanlarla bitirelim:

- Müdür / Genel Müdür yazıları (Yeniköy Tribeca)
- Liseli Japon Kız / Sivilceli Japon Erkek (Sushico Nişantaşı)
- Yeniçeri / Osmanlı Kadını (Kaffeehaus Tünel, ki kayboldu gitti, Leyla oldu)

12 Aralık 2007 Çarşamba

Bat for Lashes

Natasha Khan'ın müzik projesi, son zamanlarda dinlenilen en güzel şarkılardan bir kısmının kaynağı...

Özellikle What's A Girl To Do.

18 Kasım 2007 Pazar

Kendi kalesine gol


Bir futbolcu için en talihsiz an, kendi kalesine attığı gol!

Arada olur tabi, ama bu işin de pirleri var, duyalım öğrenelim.

Stan van den Buijs, ki adının verdiği ipucu sonuna kadar doğru, Belçikalı kendisi, 1995-96 sezonunda Germinal Ekeren'de oynarken Anderlecht karşısında kendi kalesine 3 gol birden atarak "kendi kalesine en golcü" ünvanını ele geçirmiş. Maçı 3-2 kaybetmişler, niyeyse?

Chris Brass da bu konuda kendine has bir bahtszılığın sahibi. 2006'da Bury defansında oynarken rakipten gelen topu uzaklaştırmaya çalışırken ters bir vuruşla topu önce suratına çarptırıp ardından ağlarla buluşturmayı başarıyor. Kendi kalesine bir gol ve kırık bir burun... Youtube'da videosu bulunuyor, linklemeye gönlüm elvermedi.

En sona sakladığımsa benim idolüm, "gol atılacaksa ben atarım" diyen abi, Chris Nicholl. Aston Villa ve Southampton'da oynamış, Kuzey İrlanda milli takımında 50'den fazla milli olmuş bir oyuncudur.
20 Mart 1976'da Aston Villa ile Leicester City arasında Filbert Street'te oynanan ve 2-2 biten maçta 4 golü birden atmıştır.

07 Kasım 2007 Çarşamba

Telli Baba'nın ölümü

Sır dünyası serimizde bugün Telli Baba'nın ölümünün ardındaki gizemi çözeceğiz.

Ekibimizin Rumelikavağı dolaylarında yaptığı inceleme, kazı, rüyaya yatma çalışmaları sonucunda gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ekibimizin de kısmeti açıldı bu arada, herkes evlendi, işi bıraktı. Neyse, sır perdesini aralamak nedir ki, fütursuzca açıyoruz.

Telli Baba: Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyılda yaşamış efsanevi bomba imha uzmanı. İmparatorluk topraklarında ayrılıkçı hareketlerin yoğunlaştığı yıllarda birçok bombayı başarıyla etkisiz hale getirmiş, uzun yıllar Bomba İmha Loncası'nın piri olarak görev yapmıştır. Kendi düğününe yetişebilmek için acele ettiği Rumelikavağı'ndaki son görevinde yanlış teli kesmesi sonucu hayata veda etmiştir. Gerçekleştiremediği düğünün ziyaretçilerine kısmet olduğuna inanılır.

Atelli Baba: Telli Baba'nın Rumelikavağı'nda görev başındayken yanlış teli kesip ölümcül yaralar almasından hemen sonra kendisine ilk müdahaleyi yapan kişidir. Merhumun kol ve bacağını atel yardımıyla sabitlemiş, ama kan kaybından ruhunu teslim etmesine engel olamamıştır.

Fünyeli Abdullah: Telli Baba'nın düğün günü ölümüne yol açan bombayı Rumelikavağı'ndaki kulübeye yerleştiren şahıs. Olayın şahidi Atelli Baba'nın ihbarı sonucu kısa süre içinde yakalanmış ve çeşitli yerlerine fünye montajı yoluyla idam edilmiştir. Mezarının yeri bilinmemektedir.

05 Kasım 2007 Pazartesi

ZBH Fried Chicken


Kimin çalışması bilmiyorum, öğrendiğimde ise link vermek ve alkışlamak istiyorum. Çook başarılı.

Helal Türk davuğu, Zekeriya Beyaz Hoca Fried Chicken!

30 Ekim 2007 Salı

Virtual barber shop

Duyma algısının nasıl çalıştığı üzerine, çok güzel... Kulaklıkla dinlemek şart yalnız.

http://ccgi.bluerabbit.plus.com/virtualbarbershop/

26 Ekim 2007 Cuma

Dere geçerken boğulmak

Back... Yazacak çok konu, çok olay var aslında ama zaman zaman ecnebilerin "writers block" dediği şeyden olmuştum ben. Pastil aldım, geçti sanırım.

Tarihte büyük komutanlar, nice krallar var; sefer sırasında atla dere geçerken boğulup ölmüşler. Boğulmanın kötü bir ölüm şekli oluşunun yanısıra koca kral için ciddi bir karizma kaybı aynı zamanda. Örneğin Friedrich Barbarossa, büyük Germen imparatoru, Çukurova'da Göksu Nehrinin dibinde yummuş gözlerini hayata. Ne arıyormuş Göksu'da diyenlere saygıdeğer kralın III. Haçlı Seferi'nin organizatörü olduğunu söyleyelim.

Anadolu Selçuklu Devleti kurucusu Süleyman Şah da Fırat'ın kurbanı olmuş. Rivayete göre atından düşmüş ve zırhlarının ağırlığıyla boğulmuş.

Kralların nehirden boyunlarında ördekli can simidiyle geçmesini beklemiyor insan, ama o ağır sırhları çıkarıp yalınkılıç geçmek varken nedir bu çile? 800 küsür yıl sonra bile bir zevzek çıkıp konuşuyor sonra işte.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Çocuk kuaförü

Bu ay berber ve kuaför camiası mercek altında... Hadi hayırlısı.

Çocuk kuaförleri giderek yaygınlaşıyor. Bir örneği, Kırt Kırt, sitelerini ziyaret edenleri çizgi film izlemeye davet ediyor mesela. Oysa kısa pantolonlu, koltuğa oturduğunda boyu aynaya yetişmeyen ve koltuk kenarlarına yerleştirilen tahta üzerine tüneyen bir velet olduğum günlerde berberde izlenebilecekler ya bekleyen müşteriler, ya da berberin çırağı olurdu.

Yaşlanmanın bir belirtisi, eski günler diyelim hatırlayalım. Tahta üstüne tüneyen minik birey bu kez de beyaz ya da mavi örtü boyuna çengelli iğne ile tutturulurken iğnenin enseye saplanması korkusunu yaşar. Berber saçı keserken bir yandan da radyoya yorum yapmakta ya da dükkandakilere laf yetiştirmektedir, sizden birkaç yaş büyük çırak ise bu sırada sizi aynadan sürekli kesiyordur. Ense gıdıklayıcı olarak adlandırabileceğimiz tıkır tıkır sesli berber cihazından da bahsetmeden olmaz. Saç kesme işlemi bitip sıra yıkamaya geldiğinde tahtayla birlikte koltuğun ön kısmına yaklaştırılırsınız, kafa lavaboya eğilir. Gömlek ya da kazağın yakasının içine sokuşturulan havlu sizi ensedeki çengelli iğne paranoyasından kurtarmıştır.

Berber eğer terbiyesiz bir şahsiyet değilse suyun sıcaklığını kafanıza tutarken ayarlamayacak, böylece siz saç derinizde ani ısı değişim şokları yaşamayacaktır. Durum geçici bir huzur dahi hissettirebilir. Elma veya muz kokulu kalitesiz şampuan hoşa bile gidebilir, geçici huzur hissi yıkamanın bittiği ana dek sürer.

Doğrultulur, kafanız hunharca kurulanırken biraz sarsılırsınız, ama esas darbe berber yüzünüzü kurulamak amacıyla elini alnınızdan suratınız boyunca aşağı doğru indirdiğinde gelir. Minicik burnunuz kocaman el altında yamulur, çeneniz avuçlanır. İçiniz hınç dolar. Neyse ki bu da gelir, bu da geçer, tahta geri alınır, kucaklanıp koltuğun tepesinden indirilirsiniz. Bir traş daha kazasız belasız sona ermiştir, çırak hala aynadan size pis pis bakmaktadır.

09 Ağustos 2007 Perşembe

Kuaför isimlerinde gayriciddi yumuşamalar

"Madem kuaför salonu açıyorum, kendi ismimi vereyim!".

Bu, son derece tutarlı bir mantık. Dükkan senin kuaför arkadaşım, ismini vermeyip de ne yapacaksın?



Fakat burada bir ikilem çıkıyor ortaya. Dükkan sahibi namzeti kuaförün adı "Arman, Gürkan" vb. tınısı yumuşak bir isim değilse doğal olmayan bir yumuşatma çabası seziliyor. Necdet, Necati, Nejat bir anda Neco oluveriyor. Hilmi, Vahap, Ökkeş vb. adlı saç zanaatkarları ise (bu isimlerle kuaför olmaları mucize ya) bu yumuşamadan medet umamayınca ortaya her mahallede birer Arzum Kuaför çıkıyor.

Bir buna da şükür durumu: İsimlendirme konusunda bazen düşünüp hassas davranmak faydalıdır. Birkaç yıl önce Anadolu'nun şirin bir kasabasında Sadettin ve Mazhar adlı iki arkadaşın bir araya gelip açtıkları Sado Mazo Kuaför Salonu'nun hazin öyküsü, mahalleli tarafından yerle bir edilişi geliyor akıllara.

Dipnot: Mazhar dövülürken gülüyormuş, rivayet böyle.

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Komedi kulübü

İstiklal Caddesi üzerinde bir komedi kulübü faaliyetteymiş bir süredir, Old City Comedy Club. Her gün o caddeyi yürüyorum ama ikinci kattaki neon yazısı dikkatimi çekmemişti, bir yerde bir ilan görünce haberim oldu.

Seinfeld izlerken hep özenirdim standup yaptığı sahnenin karşısındaki küçük masalara. Sırf bu yüzden gidip göresim var ilk fırsatta. Perşembe gecesi en dolu içerikli görünen program. İzlenimlerimi de yazarım gidip dönünce.

Yeri son derece kolay, Urban'a giden sokağa, veya Çin Büfe'nin olduğu sokağa (ki aynı sokak) dönünce hemen soldaki bina. Hala çağrışım yapmadıysa Mudurnu tükkanı karşısı veya Nevizade'nin üst girişi olan Balo Sokak karşısı diye alternatif iki açıklama daha (kitleleri kucaklayasım var).

Bir de gösteri yapacak birilerini arıyorlar. Komik ve medeni cesareti mevcut bireylere duyuru.

17 Temmuz 2007 Salı

Pul koleksiyonumu göstereyim?

Ülkede filatelinin gelişmemesinin nedeni sanırım şu yüz yıllık "gel sana pul koleksiyonumu göstereyim" kalıbı... Oysa çoğumuz çocukluğunda pul biriktirirdik. Bizim mahallede hava futbol oynayamayacak kadar sıcak olduğunda, maç sonrası ya da ayaklık zamanlarında pul değişmek popüler aktiviteydi. Biraz büyüyünce bir kenarda kaldı pul defteri. İşte bence asıl suçlu bu pul koleksiyonu gösterme beylik lafı.

Yolunuz düşerse Kadıköy'deki Pulkay nefis bir ortam.

Ayrıca resimdeki de alemin en değerli pullarından, 1918 tarihli. ABD Posta İdaresi tarafından uçak postası -airmail- servisinin başlaması kararı 3 Mayıs 1918'de alınmış, ilk sefer içinse 15 Mayıs tarihi belirlenmiş. Posta idaresi güne özel pulları yetiştirebilmek için deliler gibi çalışmış, ama her birinde 100 pulun olduğu 9 sayfada uçaklar ters basılmış. 800 pul satışa çıkmadan imha edilmiş, yüzü ise satılmış. 100 taneden 4 pul bugüne ulaşanlar... Ekim 2005'te 2,97 Milyon dolara satılmışlar.

Sizlere pul koleksiyonunu göstermek isteyenlerin gerçek filatelistler olma olasılığını gözardı etmeyin. Sevgiyle... (Cezmi Ersöz kapanışı, 3 hamlede mat)

13 Temmuz 2007 Cuma

Karşının Sandalı

Onyedinci yüzyıla ait bir öykü... Galata kahvelerinin soğuk gecelerinde anlatılan onlarcasından biri...

Soğuk deniz suyunun tenine değmesiyle saçlarına kadar ürperdi Bilal. Büyük bir dalga neredeyse beline varan çizmelerini aşmış, ayaklarını sırılsıklam yapmıştı. Sırığını daha sıkı kavradı, suyu karıştırmaya devam etti.

Ahırkapı'da gün batarken Topkapı Sarayı'nın denize bakan duvarlarının dibinde arayıcılar sarayın çöplerinin denize atıldığı bölgede her zamanki yerlerini almışlar, buldukları para edecek eşyaları torbalarına doldurmaya başlamışlardı.

Deliincizade Bilal sırıkla suyun dibini yoklarken derin derin iç çekti. Arayıcılık baba mesleğiydi, üstelik rahat bir yaşam da sağlıyordu ama günlerdir işe yarar tek bir eşya bulamamış, karnını doyuracak parayı bile ortak çalıştığı iki arkadaşından borç almıştı. Sırığını tekrar dolaştırdı, tahta yumuşak bir nesneyi birkaç adım sürükledi. Yanılmamıştı Bilal, suyun dibinde gördüğü şey bilekten kesilmiş bir eldi, üstelik parmaklarda üç yüzük birden parlıyordu. Usulca yüzükleri çıkartmaya çalıştı, olmadı. Sırığı omzuna yaslayıp iki elini de kullandı ama nafile, şişen parmaklar yüzükleri kımıldamayacak bir hale getirmişti. Bilal kesik eli koynuna soktu, sakin görünmeye çalışarak sudan çıktı. Malik arkadaşını fark etti yine de, hayrola der gibi baktı, Bilal’in ekşimiş yüzünü ve midesini işaret edişini gördü, umursamadı, suya bakınmaya devam etti. Bilal ise kıyıya vardığı gibi çizmelerini çıkardı, eşyalarını çabucak topladı, Malik'in oğluna karnının ağrıdığını alelacele söyleyip hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Hava kararmak üzereydi.

Neden sonra Malik durumdaki garipliği fark etti, Bilal’ın gölgesi Eminönü istikametinde ağrı çeken bir insana göre fazla hızlı uzaklaşıyordu. Kardeşi Halit’e seslendi, küçülen karaltıyı işaret etti, kıyıya çıkıp koşar adımlarla Bilal’ı takip etmeye başladılar.

Önce ardından küfürler eşliğinde haykırılan adını, ardından ayak seslerini duydu Bilal, o da koşmaya başladı. Sarayburnu boyunca sığınabileceği bir ara sokak olmadığına üzüldü. Gerçi Eminönü sahiline az kalmıştı, eğer kendini haliç'in karşı tarafına atabilirse Azapkapısı'ndan geçip Galata'nın dar sokaklarında karanlığın da yardımıyla izini kolaylıkla kaybettirebilirdi. Tabanları acımasına ve soluk soluğa kalmasına rağmen koşmaya devam ediyordu ama malik arayı gittikçe kapatıyordu sanki. Nihayet Eminönü’nde sandalcıların iskelesine ulaştı, bekleyen tek kayığa atladı, "Galata'ya koçum, hemen" dedi. Malik kızgın bir boğa gibi bağırıp çağırıyor, kollarını olanca gücüyle sallayarak dur işaretleri yapıyordu.

Kayıkçı istifini bozmadı, "karşının sandalıyım abi, bilmiyorum buraları. Tarif edersen geçeriz" dedi. Bilal karanlık suya doğru tükürdü, suntalı bir küfür savurdu, küreğin birine asıldı.

26 Haziran 2007 Salı

Deney faresinin iç dünyası

Hayat zor, hep mücadele... Ama beterin beteri var işte. Dünyaya fare olarak gelmeyi geçtim, üstüne bir de bir kafeste tutulup üç yudum peynir uğruna arasıra bir labirente salınmak var. O olmazsa her türlü ilacı ilk deneme tahtalığı yapıyorlar. Hayat hakikaten depresif olmalı.
Gelin detaylara yakınlaşalım:

- talcid erkekliği öldürüyor olabilir mi profesör?
- farelerde deneyelim
(deney faresi iç sesi) bir o zevkim kalmıştı bulaşmadığınız


- hocam labirente peynir kalmamış?
- midem kazındı, yedim. ekmek koyun, anlamaz
(d.f.i.s) mnskym!


- elma şekeri yalamak erkeklerde östrojeni tavana vurduruyormuş profesör
- farelere yalatalım
(d.f.i.s) o kalmıştı yalatmadığınız!


- teorik bulgularımıza göre meyan kökü cinsel performansı artırıyor profesör
- ben denerim
(d.f.i.s) puşt!


Trivia: Önceki hayatında deney faresi olan reenkarne bireylerin %83'ünün bulmacalara aşırı düşkünlük sergilediğini biliyor muydunuz?

20 Haziran 2007 Çarşamba

Hancı bana şarap ve kadın getir



3 yıl önce ekşi sözlük'te yazmıştım bir tarkan ile hancı diyaloğu. bugün aniden karşıma çıkınca çeşitlendirmek istedim. oynatalım...

- hancı bana şarap ve kadın getir
- 2 altın farkla büyük seçim ister misin beyim?
- hayır, şarap buzsuz olsun

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen
- tikıt geçiyor mu?
- kadında geçiyor ama tekelde geçmiyor beyim

- hancı bana şarap ve kadın getir
- çocuk menüsünde hediye oyuncak var, vereyim mi?
- öldün sen hancı

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen beyim
- geçen sefer karıştırmıştın, kadın beyaz şarap kırmızı olacak ona göre

- hancı shut up!
- g.tü kalktı bunun...

13 Haziran 2007 Çarşamba

Şaşırtma taktiği ya da Constantinapolis düştü


Şehrin düştüğünü yazan Bizanslı tarihçi Francis tek adlı olunca bundan 10 yıl kadar önce Boğaziçi Ünv. dolaylarındaki bir spor merkezine asılan "Çinli Lee hocadan karate dersleri" afişini çağrıştırıyor.

Yine de olsun, güzel yazmış Francis bey. Okurken Bizanslıların yaşadığı çaresizliği hissettiriyor. Ama gelin biz alternatif açıklama getirelim tarihe. İmparator Konstantinos Paleologos'un yüce izniyle...

- Efendimiz, Osmanlılar gemileri karadan yürütüyor
- Hmm, şaşırtma taktiği. Biz de piyade ve topçuları denizden yürütelim
- Ama efendimiz?
- Yürüsünler!

31 Mayıs 2007 Perşembe

Hızlı tren gecikir, belki hiç gelmez...

Yakınlarda yazlık alışveriş için Avrupa yollarına düştük; tshirt, kartpostal, konservelik bezelye gibi birtakım şeyler alıp döndük. İnsanoğlu bumerang misali...

Köln'den Paris'e geçmek için hızlı tren Thalys biletleri edinmiştik. Makinistle biraz muhabbet etme şansım oldu; Paris, Brüksel, Amsterdam ve Köln arasında hızlı tren seferi başlatma fikri 1987'de ortaya atılmış, ilk seferin yapılmasıysa 1996'yı bulmuş. Trenler kırmızı renkte, şirket olarak "üç kuruş fazla olsun kırmızı olsun" düsturunu benimsemişler. Ayrıca tüm tren personeli kırmızı iç çamaşırı giyiyormuş.

Makinistin omzuna elimi koyup dost bir bakış eşliğinde "güzel yapmışsınız, kolay gelsin usta" deyip yerime döndüm. (yalan hepsi, http://www.thalys.com)

Köln'den sırasıyla Aachen, Liege, Brüksel, Paris güzergahı izledik. Paris Amsterdam seferleri de var ayrıca. Ülke değiştirdikçe anonsun yapıldığı dil sıralaması değişiyor, eğlenceli. İngilizce ise her daim son sırada.

Tren Köln'den Brüksel'e hiç de hızlı ilerlemiyor, hızlı görünümlü normal tren dedirtiyor insana. Brüksel'den Paris'e ise deli süratte gidiyor. Toplam 3 saat 50 dakikada Köln'den Paris'e varılıyor teoride, fakat biz Brüksel'de gara girmeden bir bekleme periyoduna girdik. Bir açıklama gelmeden 20 dakika durduktan sonra tam hareket ederken başka bir trene yol verdiğimiz anonsu geldi. Öbür makinist selektör yapmıştı sanırım. 20-25 dakika rötarla vardık Paris'e.

Paris-Köln dönüşü ise tam saatindeydi. Ücretsiz wi-fi bağlantısı ve ücretli tren büfesi vardı. Büfe Fatih Ekspresi'nin yanında nal toplar.

Tren güzel şey. Sağlam ve hızlı olanlara binelim, bindirelim. Yaşasın toplu taşıma! (çevre dostu mesajlı bitiriş).

10 Mayıs 2007 Perşembe

Bir varmış...

...bir yokmuş, bir prenses varmış, sonra yokmuş.

(kısa pantolonluydum bunu yazdığımda, matah olduğunu düşünmüştüm)

26 Nisan 2007 Perşembe

Adlar, soyadlar, meslekler


Eminim birkaç yerde yayınlanmıştır daha önce, Bağdat Caddesi'nde yürürken Caddebostan'a doğru, deniz tarafında bir doktor tabelası çeker dikkatimi yıllardır. "Karaböcüoğlu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Merkezi". Önünden geçerken ben korkuyorum, burada tedavi kimbilir çocuğun psikolojisini nasıl etkiler...

İnsan -çoğu zaman- soyadını kendisi seçmediğine göre bu konuda ukalalık yapmamak gerek, ama Karaböcüoğlu soyadlı biri çocuk doktoru olduğunda kliniğine illa bu adı vermek zorunda hissetmemeli, di mi ama?
Tabi ad ve soyada çok yakışan meslekler de var. Can Barslan'ın yıllaar önce çizdiği bir öyküde vardı, M.Ali Müşavir, A.Rıza Tamir ve Reha Bilitasyon adları. Ben de ismi Yaprak Döner olan bir döner salonu işletmecisi hayal ediyorum.

16 Nisan 2007 Pazartesi

Fame, i'm gonna live forever

Küçük timsah çok mutsuzdu. Yaşamını sevmiyor, günlerini fazla sönük buluyordu. Dereden hallice bir nehirde, bir avuç arkadaşla yaşamak yetmiyordu ona; herkes tarafından tanınmak, beğenilmek istiyordu. Karar verdi, bir gece herkes uyuduktan sonra büyük şehre doğru yola çıktı.

Sabahın ilk ışıkları gökyüzünü ağartırken şehir görünmüştü işte. Umut doluydu kalbi; başaracağını biliyordu, ünlü olacaktı. Olabildiğince hızlı adımlarla ilerliyordu, ta ki... iki avcı küçük timsahı görene dek. Kahramanımızın ölmeden önce son gördüğü büyük şehrin güneşe karışan ışıkları oldu.

Günler sonra genç bir adam doldurulmuş küçük timsahı bir dükkanın vitrininde gördü. Gözleri parladı, aradığı logoyu nihayet bulmuştu. Rene Lacoste duraksamadan dükkandan içeri girdi.

Yıllar, yıllar geçti. Küçük timsahsa çok ünlü olduğunu hiç bilemedi.

10 Nisan 2007 Salı

Mısır'ı unutma, unutturma


The Search for Ancient Egypt adında bir kitap bitirdim bu sabah. Jean Vercoutter beyfendi yazmış, bendeki 1995 Trieste, İtalya basımı. Orjinali Fransızca, Türkçesi de var, YKY'den, adı Unutulmuş Mısır'ın İzinde.

Kitap eski Mısır'dan çok eski Mısır uygarlığını arayanları, önemli tapınakların, heykel ve anıtların ortaya çıkarılışını, yani aslında Avrupa'nın Mısır'ı keşfini anlatıyor. Ama en güzeli bunu akıcı, eğlenceli bir şekilde yapmayı başarıyor.

Hıristiyan Roma İmparatoru I.Thedosius'un 391'de pagan tapınaklarını kapatmasının beklenen yan etkisi Mısır'daki rahip sınıfının kaybolması, beklenmeyeni ise 30 yıl gibi kısa bir sürede hiyeroglif okuyabilen kimsenin kalmaması oluyor. Ta ki 1799'da 3 ayrı dilde aynı metnin yazılı olduğu Rosetta taşı bulunana dek...

Firavunlar zamanına biraz meraklıysanız şiddetle tavsiye...

05 Nisan 2007 Perşembe

Ağlatan filmler

Bugüne kadar beni en çok ağlatmış film Love Story'dir. 1970 yapımıymış, vay be. Neyse, bizim kameramız 10 sene önceye zoom yapıyor.

Üniversitenin son yılıydı. Arkadaşımın arkadaşı bir kız vardı, platonik bir durum söz konusuydu fakat gidip konuşacak cesaret yoktu bende. Arada göz göze gelerek geçiyordu hayat. Derken bir gün ben okulun manzara tabir edilen alanında oturmuş, oranın daimi personeli kedilere kaş göz işaretleri yaparken o kız yanıma geldi ve film festivalinde fazla bileti olduğunu, gelip gelemeyeceğimi sordu. Atladım tabi.

Film bitti, Taksim'den birlikte Kadıköy'e geçtik, dolmuşta başını omzuma koyar gibi oldu, kalbim gümbürder gibi oldu, sonra geçti. Dolmuştan içip evine yürüdük, ben kafamda vedalaşma taslağı oluşturmaya çalışırken o beni kahve içmeye davet etti.

Kahve yapmaya giderken bana tv kumandasını bıraktı. Kanalların birinde Love Story vardı, iyi zamanlamaydı. Tv karşısındaki yer yastıklarına yerleştik, filmi ortasından izlemeye başladık...

...derken ben bir dürtmeyle uyandım. O şekilde uyuyakalmayı başarmıştım. Sonrasında ilk fırsatta kendimi dışarı zor attım, akabinde ağlamaya başladım, hem de böğüre böğüre.

O günden beri Love Story'nin adı anılınca gözlerim hep dolar.

03 Nisan 2007 Salı

Sorun yaşayan adam

Hışımla elini beline doğru attı genç adam...

...karşılıklı oturduklarından beri bu anı kollamıştı, alnında biriken terler şakağından aşağı süzülüyordu. Masada gerilim had safhadaydı; binlerce kez çalışmıştı bu hareketi, başarmalıydı...

Ama arkadaşı ondan daha hızlıydı, "Sok o cüzdanı cebine, burada paran geçmez" dedi. Hesabı ödedi, kokoreççiden çıktılar.

"Herif yine yemeği ödedi, gece tarifeli taksiyi de yine bana ittirecek" diye içinden geçirip açak sesli bir küfür savurdu adamımız. Daha çok çalışmalı, daha iyi olmalıydı. Ayran kutusunu çaktırmadan kaldırımın kenarına attı.

2010 dünya kupası - rekor katılım

Bir sonraki dünya futbol şampiyonası Güney Afrika Cumhuriyeti'nde yapılacak. Zaten kupa bu kez Afrika'da olsun diye tüm aday ülkeler de bu kıtadandı.

Kupa 4 yılda bir yapılıyor, malum. Geçen yaz Almanya'daydı. Öncesinde her reklamda karşımıza dişlek cazibe Ronaldinho çıktı, kupayı İtalya kazandı, Zidane finalde küfreden Materazzi'ye kendisi için orta şiddette, fakat insanlık için büyük bir kafa vuruşu yaptı falan filan.

2010'daki kupa sıcakta nasıl oynanacak diye atlamıştım ilk başta, ama Güney Afrika Cumhuriyeti güney yarıkürede, yani Haziran Temmuz kış. Tam 204 ülke takımı katılmak için elemelerde mücadele edecek. Katılmayanlarsa ilgimi daha bir çekiyor. Koca dünyada Filipinler, Bhutan, Brunei ve Laos futbolu toptan umursamıyor demek ki.

Bu ülkelerde erkekler Pazar akşamları ne izliyor peki? Bu ne ilgisizlik yahu! Acilen Fanatik, Fotomaç, Erman Toroğlu ihraç etmeli bu ülkelere, ayrıca devlet destekli muz orta üretimine başlanmalı.

Vurursa gol olur! Vurdu... aut.

02 Nisan 2007 Pazartesi

Fakat müzeyyen bu derin bir tutku


İlhami Algör'ün eğlenceli, kısacık ilk romanının adıdır bu. Eblehliğin verdiği düşünce çeşitliliği tanımı da sonlara doğru Casablanca'nın efsane sahnesinin canlandırmasında geçer. "Tekrar çal Sam" denildiğinde Sam'in yerini tutan roman genci girer şarkıya:



"Ablanı alacağım
Enişten olacağım
Sana koca bulacağım"

Böyle de nefistir.

Arka kapaktan:

"Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri'ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri'nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine."

Honorius kimdir veya kimlerdir?


Flavius Honorius, Theodosius'un küçük oğlu, 9 eylül 384'te doğmuş, babasının ölümünün ardından 395'te Batı Roma'nın tahta geçmiştir. Kardeşi Arcadius da Doğu Roma'yı yönetmeye başladığından bu yıl, Roma İmparatorluğu'nun resmen olmasa da fiili ikiye ayrılış tarihidir.
Hüküm sürdüğü dönem isyanlarla geçmiş, zamanında Roma Vizigotlar tarafından işgal edilmiş, Honorius'un başı bir türlü dertten kurtulmamıştır, ama yine de para bastırmayı bilmiştir. 423'te hakkın rahmetine kavuşmuş, erkek çocuğu olmadığı için imparatorluk yeni bir kaosa sürüklenmiştir.
Kendisi Başak burcuydu.

Ayrıca hristiyanlık tarihinde Honorius olarak namı yürümüş 4 tane Papa vardır. Yaratıcılıktan uzak Papa isimlendirme yöntemi yüzünden Honorius I, II, III ve IV olarak anılmışlardır (Kazım Kanat kendilerine soyadlarıyla hitap eder). Honorius i 625 - 638 arası, Honorius ii 1124 - 1130 arası, Honorius iii 1216 - 1227 arası, ve Honorius iv 1285 - 1287 arası bir Vatikan kamu kuruluşunda Papa olarak görev yapmışlardır. Abilerin hayatları hakkında detaylı bilgi
http://www.newadvent.org/cathen/ adresinden elde edilebilir.