26 Haziran 2007 Salı

Deney faresinin iç dünyası

Hayat zor, hep mücadele... Ama beterin beteri var işte. Dünyaya fare olarak gelmeyi geçtim, üstüne bir de bir kafeste tutulup üç yudum peynir uğruna arasıra bir labirente salınmak var. O olmazsa her türlü ilacı ilk deneme tahtalığı yapıyorlar. Hayat hakikaten depresif olmalı.
Gelin detaylara yakınlaşalım:

- talcid erkekliği öldürüyor olabilir mi profesör?
- farelerde deneyelim
(deney faresi iç sesi) bir o zevkim kalmıştı bulaşmadığınız


- hocam labirente peynir kalmamış?
- midem kazındı, yedim. ekmek koyun, anlamaz
(d.f.i.s) mnskym!


- elma şekeri yalamak erkeklerde östrojeni tavana vurduruyormuş profesör
- farelere yalatalım
(d.f.i.s) o kalmıştı yalatmadığınız!


- teorik bulgularımıza göre meyan kökü cinsel performansı artırıyor profesör
- ben denerim
(d.f.i.s) puşt!


Trivia: Önceki hayatında deney faresi olan reenkarne bireylerin %83'ünün bulmacalara aşırı düşkünlük sergilediğini biliyor muydunuz?

20 Haziran 2007 Çarşamba

Hancı bana şarap ve kadın getir



3 yıl önce ekşi sözlük'te yazmıştım bir tarkan ile hancı diyaloğu. bugün aniden karşıma çıkınca çeşitlendirmek istedim. oynatalım...

- hancı bana şarap ve kadın getir
- 2 altın farkla büyük seçim ister misin beyim?
- hayır, şarap buzsuz olsun

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen
- tikıt geçiyor mu?
- kadında geçiyor ama tekelde geçmiyor beyim

- hancı bana şarap ve kadın getir
- çocuk menüsünde hediye oyuncak var, vereyim mi?
- öldün sen hancı

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen beyim
- geçen sefer karıştırmıştın, kadın beyaz şarap kırmızı olacak ona göre

- hancı shut up!
- g.tü kalktı bunun...

13 Haziran 2007 Çarşamba

Şaşırtma taktiği ya da Constantinapolis düştü


Şehrin düştüğünü yazan Bizanslı tarihçi Francis tek adlı olunca bundan 10 yıl kadar önce Boğaziçi Ünv. dolaylarındaki bir spor merkezine asılan "Çinli Lee hocadan karate dersleri" afişini çağrıştırıyor.

Yine de olsun, güzel yazmış Francis bey. Okurken Bizanslıların yaşadığı çaresizliği hissettiriyor. Ama gelin biz alternatif açıklama getirelim tarihe. İmparator Konstantinos Paleologos'un yüce izniyle...

- Efendimiz, Osmanlılar gemileri karadan yürütüyor
- Hmm, şaşırtma taktiği. Biz de piyade ve topçuları denizden yürütelim
- Ama efendimiz?
- Yürüsünler!

31 Mayıs 2007 Perşembe

Hızlı tren gecikir, belki hiç gelmez...

Yakınlarda yazlık alışveriş için Avrupa yollarına düştük; tshirt, kartpostal, konservelik bezelye gibi birtakım şeyler alıp döndük. İnsanoğlu bumerang misali...

Köln'den Paris'e geçmek için hızlı tren Thalys biletleri edinmiştik. Makinistle biraz muhabbet etme şansım oldu; Paris, Brüksel, Amsterdam ve Köln arasında hızlı tren seferi başlatma fikri 1987'de ortaya atılmış, ilk seferin yapılmasıysa 1996'yı bulmuş. Trenler kırmızı renkte, şirket olarak "üç kuruş fazla olsun kırmızı olsun" düsturunu benimsemişler. Ayrıca tüm tren personeli kırmızı iç çamaşırı giyiyormuş.

Makinistin omzuna elimi koyup dost bir bakış eşliğinde "güzel yapmışsınız, kolay gelsin usta" deyip yerime döndüm. (yalan hepsi, http://www.thalys.com)

Köln'den sırasıyla Aachen, Liege, Brüksel, Paris güzergahı izledik. Paris Amsterdam seferleri de var ayrıca. Ülke değiştirdikçe anonsun yapıldığı dil sıralaması değişiyor, eğlenceli. İngilizce ise her daim son sırada.

Tren Köln'den Brüksel'e hiç de hızlı ilerlemiyor, hızlı görünümlü normal tren dedirtiyor insana. Brüksel'den Paris'e ise deli süratte gidiyor. Toplam 3 saat 50 dakikada Köln'den Paris'e varılıyor teoride, fakat biz Brüksel'de gara girmeden bir bekleme periyoduna girdik. Bir açıklama gelmeden 20 dakika durduktan sonra tam hareket ederken başka bir trene yol verdiğimiz anonsu geldi. Öbür makinist selektör yapmıştı sanırım. 20-25 dakika rötarla vardık Paris'e.

Paris-Köln dönüşü ise tam saatindeydi. Ücretsiz wi-fi bağlantısı ve ücretli tren büfesi vardı. Büfe Fatih Ekspresi'nin yanında nal toplar.

Tren güzel şey. Sağlam ve hızlı olanlara binelim, bindirelim. Yaşasın toplu taşıma! (çevre dostu mesajlı bitiriş).

10 Mayıs 2007 Perşembe

Bir varmış...

...bir yokmuş, bir prenses varmış, sonra yokmuş.

(kısa pantolonluydum bunu yazdığımda, matah olduğunu düşünmüştüm)

26 Nisan 2007 Perşembe

Adlar, soyadlar, meslekler


Eminim birkaç yerde yayınlanmıştır daha önce, Bağdat Caddesi'nde yürürken Caddebostan'a doğru, deniz tarafında bir doktor tabelası çeker dikkatimi yıllardır. "Karaböcüoğlu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Merkezi". Önünden geçerken ben korkuyorum, burada tedavi kimbilir çocuğun psikolojisini nasıl etkiler...

İnsan -çoğu zaman- soyadını kendisi seçmediğine göre bu konuda ukalalık yapmamak gerek, ama Karaböcüoğlu soyadlı biri çocuk doktoru olduğunda kliniğine illa bu adı vermek zorunda hissetmemeli, di mi ama?
Tabi ad ve soyada çok yakışan meslekler de var. Can Barslan'ın yıllaar önce çizdiği bir öyküde vardı, M.Ali Müşavir, A.Rıza Tamir ve Reha Bilitasyon adları. Ben de ismi Yaprak Döner olan bir döner salonu işletmecisi hayal ediyorum.

16 Nisan 2007 Pazartesi

Fame, i'm gonna live forever

Küçük timsah çok mutsuzdu. Yaşamını sevmiyor, günlerini fazla sönük buluyordu. Dereden hallice bir nehirde, bir avuç arkadaşla yaşamak yetmiyordu ona; herkes tarafından tanınmak, beğenilmek istiyordu. Karar verdi, bir gece herkes uyuduktan sonra büyük şehre doğru yola çıktı.

Sabahın ilk ışıkları gökyüzünü ağartırken şehir görünmüştü işte. Umut doluydu kalbi; başaracağını biliyordu, ünlü olacaktı. Olabildiğince hızlı adımlarla ilerliyordu, ta ki... iki avcı küçük timsahı görene dek. Kahramanımızın ölmeden önce son gördüğü büyük şehrin güneşe karışan ışıkları oldu.

Günler sonra genç bir adam doldurulmuş küçük timsahı bir dükkanın vitrininde gördü. Gözleri parladı, aradığı logoyu nihayet bulmuştu. Rene Lacoste duraksamadan dükkandan içeri girdi.

Yıllar, yıllar geçti. Küçük timsahsa çok ünlü olduğunu hiç bilemedi.

10 Nisan 2007 Salı

Mısır'ı unutma, unutturma


The Search for Ancient Egypt adında bir kitap bitirdim bu sabah. Jean Vercoutter beyfendi yazmış, bendeki 1995 Trieste, İtalya basımı. Orjinali Fransızca, Türkçesi de var, YKY'den, adı Unutulmuş Mısır'ın İzinde.

Kitap eski Mısır'dan çok eski Mısır uygarlığını arayanları, önemli tapınakların, heykel ve anıtların ortaya çıkarılışını, yani aslında Avrupa'nın Mısır'ı keşfini anlatıyor. Ama en güzeli bunu akıcı, eğlenceli bir şekilde yapmayı başarıyor.

Hıristiyan Roma İmparatoru I.Thedosius'un 391'de pagan tapınaklarını kapatmasının beklenen yan etkisi Mısır'daki rahip sınıfının kaybolması, beklenmeyeni ise 30 yıl gibi kısa bir sürede hiyeroglif okuyabilen kimsenin kalmaması oluyor. Ta ki 1799'da 3 ayrı dilde aynı metnin yazılı olduğu Rosetta taşı bulunana dek...

Firavunlar zamanına biraz meraklıysanız şiddetle tavsiye...

5 Nisan 2007 Perşembe

Ağlatan filmler

Bugüne kadar beni en çok ağlatmış film Love Story'dir. 1970 yapımıymış, vay be. Neyse, bizim kameramız 10 sene önceye zoom yapıyor.

Üniversitenin son yılıydı. Arkadaşımın arkadaşı bir kız vardı, platonik bir durum söz konusuydu fakat gidip konuşacak cesaret yoktu bende. Arada göz göze gelerek geçiyordu hayat. Derken bir gün ben okulun manzara tabir edilen alanında oturmuş, oranın daimi personeli kedilere kaş göz işaretleri yaparken o kız yanıma geldi ve film festivalinde fazla bileti olduğunu, gelip gelemeyeceğimi sordu. Atladım tabi.

Film bitti, Taksim'den birlikte Kadıköy'e geçtik, dolmuşta başını omzuma koyar gibi oldu, kalbim gümbürder gibi oldu, sonra geçti. Dolmuştan içip evine yürüdük, ben kafamda vedalaşma taslağı oluşturmaya çalışırken o beni kahve içmeye davet etti.

Kahve yapmaya giderken bana tv kumandasını bıraktı. Kanalların birinde Love Story vardı, iyi zamanlamaydı. Tv karşısındaki yer yastıklarına yerleştik, filmi ortasından izlemeye başladık...

...derken ben bir dürtmeyle uyandım. O şekilde uyuyakalmayı başarmıştım. Sonrasında ilk fırsatta kendimi dışarı zor attım, akabinde ağlamaya başladım, hem de böğüre böğüre.

O günden beri Love Story'nin adı anılınca gözlerim hep dolar.

3 Nisan 2007 Salı

Sorun yaşayan adam

Hışımla elini beline doğru attı genç adam...

...karşılıklı oturduklarından beri bu anı kollamıştı, alnında biriken terler şakağından aşağı süzülüyordu. Masada gerilim had safhadaydı; binlerce kez çalışmıştı bu hareketi, başarmalıydı...

Ama arkadaşı ondan daha hızlıydı, "Sok o cüzdanı cebine, burada paran geçmez" dedi. Hesabı ödedi, kokoreççiden çıktılar.

"Herif yine yemeği ödedi, gece tarifeli taksiyi de yine bana ittirecek" diye içinden geçirip açak sesli bir küfür savurdu adamımız. Daha çok çalışmalı, daha iyi olmalıydı. Ayran kutusunu çaktırmadan kaldırımın kenarına attı.