30 Ekim 2007 Salı

Virtual barber shop

Duyma algısının nasıl çalıştığı üzerine, çok güzel... Kulaklıkla dinlemek şart yalnız.

http://ccgi.bluerabbit.plus.com/virtualbarbershop/

26 Ekim 2007 Cuma

Dere geçerken boğulmak

Back... Yazacak çok konu, çok olay var aslında ama zaman zaman ecnebilerin "writers block" dediği şeyden olmuştum ben. Pastil aldım, geçti sanırım.

Tarihte büyük komutanlar, nice krallar var; sefer sırasında atla dere geçerken boğulup ölmüşler. Boğulmanın kötü bir ölüm şekli oluşunun yanısıra koca kral için ciddi bir karizma kaybı aynı zamanda. Örneğin Friedrich Barbarossa, büyük Germen imparatoru, Çukurova'da Göksu Nehrinin dibinde yummuş gözlerini hayata. Ne arıyormuş Göksu'da diyenlere saygıdeğer kralın III. Haçlı Seferi'nin organizatörü olduğunu söyleyelim.

Anadolu Selçuklu Devleti kurucusu Süleyman Şah da Fırat'ın kurbanı olmuş. Rivayete göre atından düşmüş ve zırhlarının ağırlığıyla boğulmuş.

Kralların nehirden boyunlarında ördekli can simidiyle geçmesini beklemiyor insan, ama o ağır sırhları çıkarıp yalınkılıç geçmek varken nedir bu çile? 800 küsür yıl sonra bile bir zevzek çıkıp konuşuyor sonra işte.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Çocuk kuaförü

Bu ay berber ve kuaför camiası mercek altında... Hadi hayırlısı.

Çocuk kuaförleri giderek yaygınlaşıyor. Bir örneği, Kırt Kırt, sitelerini ziyaret edenleri çizgi film izlemeye davet ediyor mesela. Oysa kısa pantolonlu, koltuğa oturduğunda boyu aynaya yetişmeyen ve koltuk kenarlarına yerleştirilen tahta üzerine tüneyen bir velet olduğum günlerde berberde izlenebilecekler ya bekleyen müşteriler, ya da berberin çırağı olurdu.

Yaşlanmanın bir belirtisi, eski günler diyelim hatırlayalım. Tahta üstüne tüneyen minik birey bu kez de beyaz ya da mavi örtü boyuna çengelli iğne ile tutturulurken iğnenin enseye saplanması korkusunu yaşar. Berber saçı keserken bir yandan da radyoya yorum yapmakta ya da dükkandakilere laf yetiştirmektedir, sizden birkaç yaş büyük çırak ise bu sırada sizi aynadan sürekli kesiyordur. Ense gıdıklayıcı olarak adlandırabileceğimiz tıkır tıkır sesli berber cihazından da bahsetmeden olmaz. Saç kesme işlemi bitip sıra yıkamaya geldiğinde tahtayla birlikte koltuğun ön kısmına yaklaştırılırsınız, kafa lavaboya eğilir. Gömlek ya da kazağın yakasının içine sokuşturulan havlu sizi ensedeki çengelli iğne paranoyasından kurtarmıştır.

Berber eğer terbiyesiz bir şahsiyet değilse suyun sıcaklığını kafanıza tutarken ayarlamayacak, böylece siz saç derinizde ani ısı değişim şokları yaşamayacaktır. Durum geçici bir huzur dahi hissettirebilir. Elma veya muz kokulu kalitesiz şampuan hoşa bile gidebilir, geçici huzur hissi yıkamanın bittiği ana dek sürer.

Doğrultulur, kafanız hunharca kurulanırken biraz sarsılırsınız, ama esas darbe berber yüzünüzü kurulamak amacıyla elini alnınızdan suratınız boyunca aşağı doğru indirdiğinde gelir. Minicik burnunuz kocaman el altında yamulur, çeneniz avuçlanır. İçiniz hınç dolar. Neyse ki bu da gelir, bu da geçer, tahta geri alınır, kucaklanıp koltuğun tepesinden indirilirsiniz. Bir traş daha kazasız belasız sona ermiştir, çırak hala aynadan size pis pis bakmaktadır.

9 Ağustos 2007 Perşembe

Kuaför isimlerinde gayriciddi yumuşamalar

"Madem kuaför salonu açıyorum, kendi ismimi vereyim!".

Bu, son derece tutarlı bir mantık. Dükkan senin kuaför arkadaşım, ismini vermeyip de ne yapacaksın?



Fakat burada bir ikilem çıkıyor ortaya. Dükkan sahibi namzeti kuaförün adı "Arman, Gürkan" vb. tınısı yumuşak bir isim değilse doğal olmayan bir yumuşatma çabası seziliyor. Necdet, Necati, Nejat bir anda Neco oluveriyor. Hilmi, Vahap, Ökkeş vb. adlı saç zanaatkarları ise (bu isimlerle kuaför olmaları mucize ya) bu yumuşamadan medet umamayınca ortaya her mahallede birer Arzum Kuaför çıkıyor.

Bir buna da şükür durumu: İsimlendirme konusunda bazen düşünüp hassas davranmak faydalıdır. Birkaç yıl önce Anadolu'nun şirin bir kasabasında Sadettin ve Mazhar adlı iki arkadaşın bir araya gelip açtıkları Sado Mazo Kuaför Salonu'nun hazin öyküsü, mahalleli tarafından yerle bir edilişi geliyor akıllara.

Dipnot: Mazhar dövülürken gülüyormuş, rivayet böyle.

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Komedi kulübü

İstiklal Caddesi üzerinde bir komedi kulübü faaliyetteymiş bir süredir, Old City Comedy Club. Her gün o caddeyi yürüyorum ama ikinci kattaki neon yazısı dikkatimi çekmemişti, bir yerde bir ilan görünce haberim oldu.

Seinfeld izlerken hep özenirdim standup yaptığı sahnenin karşısındaki küçük masalara. Sırf bu yüzden gidip göresim var ilk fırsatta. Perşembe gecesi en dolu içerikli görünen program. İzlenimlerimi de yazarım gidip dönünce.

Yeri son derece kolay, Urban'a giden sokağa, veya Çin Büfe'nin olduğu sokağa (ki aynı sokak) dönünce hemen soldaki bina. Hala çağrışım yapmadıysa Mudurnu tükkanı karşısı veya Nevizade'nin üst girişi olan Balo Sokak karşısı diye alternatif iki açıklama daha (kitleleri kucaklayasım var).

Bir de gösteri yapacak birilerini arıyorlar. Komik ve medeni cesareti mevcut bireylere duyuru.

17 Temmuz 2007 Salı

Pul koleksiyonumu göstereyim?

Ülkede filatelinin gelişmemesinin nedeni sanırım şu yüz yıllık "gel sana pul koleksiyonumu göstereyim" kalıbı... Oysa çoğumuz çocukluğunda pul biriktirirdik. Bizim mahallede hava futbol oynayamayacak kadar sıcak olduğunda, maç sonrası ya da ayaklık zamanlarında pul değişmek popüler aktiviteydi. Biraz büyüyünce bir kenarda kaldı pul defteri. İşte bence asıl suçlu bu pul koleksiyonu gösterme beylik lafı.

Yolunuz düşerse Kadıköy'deki Pulkay nefis bir ortam.

Ayrıca resimdeki de alemin en değerli pullarından, 1918 tarihli. ABD Posta İdaresi tarafından uçak postası -airmail- servisinin başlaması kararı 3 Mayıs 1918'de alınmış, ilk sefer içinse 15 Mayıs tarihi belirlenmiş. Posta idaresi güne özel pulları yetiştirebilmek için deliler gibi çalışmış, ama her birinde 100 pulun olduğu 9 sayfada uçaklar ters basılmış. 800 pul satışa çıkmadan imha edilmiş, yüzü ise satılmış. 100 taneden 4 pul bugüne ulaşanlar... Ekim 2005'te 2,97 Milyon dolara satılmışlar.

Sizlere pul koleksiyonunu göstermek isteyenlerin gerçek filatelistler olma olasılığını gözardı etmeyin. Sevgiyle... (Cezmi Ersöz kapanışı, 3 hamlede mat)

13 Temmuz 2007 Cuma

Karşının Sandalı

Onyedinci yüzyıla ait bir öykü... Galata kahvelerinin soğuk gecelerinde anlatılan onlarcasından biri...

Soğuk deniz suyunun tenine değmesiyle saçlarına kadar ürperdi Bilal. Büyük bir dalga neredeyse beline varan çizmelerini aşmış, ayaklarını sırılsıklam yapmıştı. Sırığını daha sıkı kavradı, suyu karıştırmaya devam etti.

Ahırkapı'da gün batarken Topkapı Sarayı'nın denize bakan duvarlarının dibinde arayıcılar sarayın çöplerinin denize atıldığı bölgede her zamanki yerlerini almışlar, buldukları para edecek eşyaları torbalarına doldurmaya başlamışlardı.

Deliincizade Bilal sırıkla suyun dibini yoklarken derin derin iç çekti. Arayıcılık baba mesleğiydi, üstelik rahat bir yaşam da sağlıyordu ama günlerdir işe yarar tek bir eşya bulamamış, karnını doyuracak parayı bile ortak çalıştığı iki arkadaşından borç almıştı. Sırığını tekrar dolaştırdı, tahta yumuşak bir nesneyi birkaç adım sürükledi. Yanılmamıştı Bilal, suyun dibinde gördüğü şey bilekten kesilmiş bir eldi, üstelik parmaklarda üç yüzük birden parlıyordu. Usulca yüzükleri çıkartmaya çalıştı, olmadı. Sırığı omzuna yaslayıp iki elini de kullandı ama nafile, şişen parmaklar yüzükleri kımıldamayacak bir hale getirmişti. Bilal kesik eli koynuna soktu, sakin görünmeye çalışarak sudan çıktı. Malik arkadaşını fark etti yine de, hayrola der gibi baktı, Bilal’in ekşimiş yüzünü ve midesini işaret edişini gördü, umursamadı, suya bakınmaya devam etti. Bilal ise kıyıya vardığı gibi çizmelerini çıkardı, eşyalarını çabucak topladı, Malik'in oğluna karnının ağrıdığını alelacele söyleyip hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Hava kararmak üzereydi.

Neden sonra Malik durumdaki garipliği fark etti, Bilal’ın gölgesi Eminönü istikametinde ağrı çeken bir insana göre fazla hızlı uzaklaşıyordu. Kardeşi Halit’e seslendi, küçülen karaltıyı işaret etti, kıyıya çıkıp koşar adımlarla Bilal’ı takip etmeye başladılar.

Önce ardından küfürler eşliğinde haykırılan adını, ardından ayak seslerini duydu Bilal, o da koşmaya başladı. Sarayburnu boyunca sığınabileceği bir ara sokak olmadığına üzüldü. Gerçi Eminönü sahiline az kalmıştı, eğer kendini haliç'in karşı tarafına atabilirse Azapkapısı'ndan geçip Galata'nın dar sokaklarında karanlığın da yardımıyla izini kolaylıkla kaybettirebilirdi. Tabanları acımasına ve soluk soluğa kalmasına rağmen koşmaya devam ediyordu ama malik arayı gittikçe kapatıyordu sanki. Nihayet Eminönü’nde sandalcıların iskelesine ulaştı, bekleyen tek kayığa atladı, "Galata'ya koçum, hemen" dedi. Malik kızgın bir boğa gibi bağırıp çağırıyor, kollarını olanca gücüyle sallayarak dur işaretleri yapıyordu.

Kayıkçı istifini bozmadı, "karşının sandalıyım abi, bilmiyorum buraları. Tarif edersen geçeriz" dedi. Bilal karanlık suya doğru tükürdü, suntalı bir küfür savurdu, küreğin birine asıldı.

26 Haziran 2007 Salı

Deney faresinin iç dünyası

Hayat zor, hep mücadele... Ama beterin beteri var işte. Dünyaya fare olarak gelmeyi geçtim, üstüne bir de bir kafeste tutulup üç yudum peynir uğruna arasıra bir labirente salınmak var. O olmazsa her türlü ilacı ilk deneme tahtalığı yapıyorlar. Hayat hakikaten depresif olmalı.
Gelin detaylara yakınlaşalım:

- talcid erkekliği öldürüyor olabilir mi profesör?
- farelerde deneyelim
(deney faresi iç sesi) bir o zevkim kalmıştı bulaşmadığınız


- hocam labirente peynir kalmamış?
- midem kazındı, yedim. ekmek koyun, anlamaz
(d.f.i.s) mnskym!


- elma şekeri yalamak erkeklerde östrojeni tavana vurduruyormuş profesör
- farelere yalatalım
(d.f.i.s) o kalmıştı yalatmadığınız!


- teorik bulgularımıza göre meyan kökü cinsel performansı artırıyor profesör
- ben denerim
(d.f.i.s) puşt!


Trivia: Önceki hayatında deney faresi olan reenkarne bireylerin %83'ünün bulmacalara aşırı düşkünlük sergilediğini biliyor muydunuz?

20 Haziran 2007 Çarşamba

Hancı bana şarap ve kadın getir



3 yıl önce ekşi sözlük'te yazmıştım bir tarkan ile hancı diyaloğu. bugün aniden karşıma çıkınca çeşitlendirmek istedim. oynatalım...

- hancı bana şarap ve kadın getir
- 2 altın farkla büyük seçim ister misin beyim?
- hayır, şarap buzsuz olsun

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen
- tikıt geçiyor mu?
- kadında geçiyor ama tekelde geçmiyor beyim

- hancı bana şarap ve kadın getir
- çocuk menüsünde hediye oyuncak var, vereyim mi?
- öldün sen hancı

- hancı bana şarap ve kadın getir
- hemen beyim
- geçen sefer karıştırmıştın, kadın beyaz şarap kırmızı olacak ona göre

- hancı shut up!
- g.tü kalktı bunun...

13 Haziran 2007 Çarşamba

Şaşırtma taktiği ya da Constantinapolis düştü


Şehrin düştüğünü yazan Bizanslı tarihçi Francis tek adlı olunca bundan 10 yıl kadar önce Boğaziçi Ünv. dolaylarındaki bir spor merkezine asılan "Çinli Lee hocadan karate dersleri" afişini çağrıştırıyor.

Yine de olsun, güzel yazmış Francis bey. Okurken Bizanslıların yaşadığı çaresizliği hissettiriyor. Ama gelin biz alternatif açıklama getirelim tarihe. İmparator Konstantinos Paleologos'un yüce izniyle...

- Efendimiz, Osmanlılar gemileri karadan yürütüyor
- Hmm, şaşırtma taktiği. Biz de piyade ve topçuları denizden yürütelim
- Ama efendimiz?
- Yürüsünler!